31 Mart 2010 Çarşamba

TANRI GÜNAHLARIMIZI AFFETSİN…








Cazip COŞKUNER

Baktım, sanal alemde öğrencilik yıllarından binlerce anı var.. İnsan onları okudukça kendi anılarının çok daha çarpıcı olduğunu düşünüyor. Yaz be… Cazip sende yaz dedim, Kendi kendime, belleğinde kalacağına; belgelerde kalsın.

Sene 1964, Karşıyaka Erkek Lisesi 6 Ed C sınıfındayım. Sınıf öyle özellikli bir sınıf ki;
Sormayın gitsin, okulun taşradan gelen öğrencileri ile, belge kurtarma sınavlarını başarmış olan ne kadar ileri yaşlı öğrencisi varsa hepsi bizim sınıfta, aynı sınıfta 1941 doğumlu arkadaşımız da var 1948 doğumlu olan da, ders çalışmak hak getire…Ama herkes kopyada uzman… Olanak verseler kopyanın kitabını yazacaklar…

Aylardan Haziran, lise bitirme sınavlarına giriyoruz. Hocamız kopya çektirmeme konusunda son derece iddialı.. Öylesine iddialı ki; Sene boyunca sınav yapacağı günlerde spor bir kıyafetle okula gelir. Kauçuk ayakkabılarını giyer ki; Şüphelendiklerine, ayaklarının ucunda yürüyerek sinsice yaklaşıp onları yakalayabilsin.

Sınav yerimiz büyük yemekhane, hocamız bizim buradaki başarılarımızı duymuş olmalı ki; Önlemini almış, 2 taraftan, 2 müstahdemle o tarafa geçiş yollarını tutturmuş. Biz de o gün her zamanki gibi KUŞ yapmayı planlıyoruz. (Bu arada kuş’un ne demek olduğunu bilmeyenler için kısaca açıklayalım. Siz sınav salonunda iken, soruların dışarıya ulaştırılıp, dışarıda birinin sizin için başarılı olacak bir sınav kağıdını hazırlayıp size ulaştırması demek) Bunun da en pratik yolu astarı sökük ceketinizi sınav salonundaki kırık veya açık bir pencerenin önüne koymak, dışarıdan gelen sınav kağıdı bir şekilde cekete yerleştirildikten sonra, önceden üzerinde anlaşılan bir parola ile ( Örneğin; Yamanların domat…Çiçeği burnunda bamyaaa.. diye avazı çıktığı kadar bağırılarak) işlemin tamam olduğu sınav salonuna bildirilir…Sınav salonundaki arkadaşınız da ceketini alıp, kağıdı teslim ederken bir şekilde kağıtları değiş-tokuş edip dışarıda hazırlananı komisyona vermek.

O gün hocamız olağanüstü sınav önlemleri alınca; planların yürümemesi için ilk engel çıkmıştı karşımıza…Çözüm çok kolay oldu. Dışarı atacağım sınav sorularını almakla görevlendirdiğimiz Şener Bastıyalı koşarak evine gitti ve eşofmanlarını giyerek okul bahçesinde koşu idmanlarına başladı.. Ara sıra da olsa yasaklanan bölgeden geçiyor… Uyarılınca da pardon diyerek uslu uslu geri dönüyordu…Ve bu pardonların bir seferinde ayakkabı bağı bağlarken soruları alma işlemi başarı ile tamamlanmıştı…

Ancak içeride işler iyi gitmiyordu. Benim camı kırık pencereye koyduğum ceketi, sınavda görevli hocalardan biri eline alarak; Ceketin kimin olduğunu sordu. Ben de; “ Hocam ceket benim orada dursun birazdan alacağım “ dedim. Ama hoca cekedi olduğu gibi bırakınca ceketin pozisyonu bozuldu. Şener bir süre sonra koşularına gene başlamıştı ikinci turda ceketin başına geldiğinde, bir tur daha yapması gerektiğini fark etti. Çünkü kağıdı yerleştiremiyordu. Derhal sınıflardan birine gitti.. Sobanın yanında duran maşayı alarak geri geldi. Bu arada sınavın sonu yaklaştığından önlemler de zayıflamıştı. Zor da olsa 4X5 Cm. ebadına katladığı sınav kağıdını, maşa yardımı ile cekede yerleştirmeyi başarmıştı.

Bahçedeki bahçıvan “ Yamanların domat… Çiçeği burnunda bamyaaaa….” diye bağırmaya başlayınca; mesajı alıp yerimden kalktım. Ceketimi aldım başarı ile değiş-tokuşu yaptım. Köşesini yapıştırdığım kağıt kat-kat olduğundan 3-5 kağıdı kaldırıp aralara bir yere kağıdımı koydum ve… Zafer işareti yaparak dışarı çıktım…

NETİCE; 4 gün sonra sınav sonuçları açıklanıyor… Ben ikmale kalıyorum…

Haziran ayındaki bu büyük başarısızlığımızın üzerinden aylar geçmiş.. Ben Hava Harp Okulunu kazanmışım..Felsefe dersinden başarılı olursam Hava Harp Okulu’na kaydolacağım. Hocamız Haziran’daki bu oyunu yememiş ve felsefe sınavında yeni tedbirler almış, ve sınav salonu olarak ana binanın üst katı hazırlanmış…Bu yetmiyormuş gibi, kulağımıza geldiğine göre sınav kağıtlarını tek tek imzalayacakmış, tam da duyduğumuz gibi oldu hoca tüm kağıtları yeşil dolmakalemle imzaladı. Bu bizim için önemli bir engel değildi.. Çünkü bu sorunu aşmak Mehmet İkiz’in getirdiği renk renk dolmakalemlerle çok kolayca aşılacaktı…

Biz sınav sabahı erkenden sınav sahasında bir inceleme yaptık. Bir de ne görelim gerçekten sınav için taş binanın üst katı hazırlanmış ve tüm sınıf kapılarının kolları sökülmüş….Derhal en yakın arkadaşın evinden bir alüminyum kapı kolu bulduk ve arkadaşımız Cengiz Eriç’i salona girişin sağındaki sınıfa teçhizatlı bir şekilde yerleştirdik….Tabii öğrenciler sınava alınmaya başlayınca..Ben de o kapının önündeki sırada yerimi aldım. Önümdeki sıraya da rahmetli Mehmet Taştemel oturdu..

Sınav başladı. Ben elimdeki sınav kağıdını çala kalem doldurdum ve ikinci imzalı kağıdı aldım. Bu arada aynı işlemi Mehmet de yaptı. Ve ben 2 boş kağıdı sol ayağımın dışıyla plase yaparak kapının altından Cengiz’e ulaştırdım. Bir süre sonra Cengiz’den kuşlar geldi. Mehmet’le ikimiz bir kağıdı yok ederek kuşu komisyona teslim ettik. Bu arada galiba şunu da anlatmam gerekiyor. Hocamız sınav sırasında sanırım kağıtlardan isimleri kontrol ederek yanıma geldi ve bana “ Demek Haziran’da baklava tepsisi gibi kağıdı veren sendin” dedi. Ben hiç cevap vermeden masum masum başımı önüme eğerken… Haziranda niye geçemediğimi de anlamış oldum…

Sınav bittiğinde Cengiz’i kurtarmak için üst kata çıktığımızda bir de ne görelim. Hocalar bir taraftan kağıtları okuyor. Bir taraftan da sarmalar.. Dolmalar.. Köftelerden oluşan yemeklerini yiyorlar. Yani oradan ayrılmaya niyetleri yok…Biz telaşla cadde tarafına geçip durumu Cengiz’e anlatıyoruz ama…Cengiz çok rahat..” Bana Fethi ustadan 2 hamburger,bir gazoz bir de Mayk Hammer getirin ben burada otururum” diyor. Cengiz rahat ama.. Rahatsız olan Mehmet Taştemel…Çünkü; sınavda ikinci kağıdı almak için doldurduğu birinci kağıtta maç anlatmış, ama kağıtları verirken o kağıdı yok edemediğinden onu da vermiş….Bunun için Cengiz’in ısrarla oradan indirilmesini istiyor.. Ben Cengiz’in indirilmesinin çok tehlikeli olacağını söylememe rağmen.. Mehmet ısrar ediyordu. Ama bir merdiven bulup dayasak bile üst kat o kadar yüksek ki;…
Büyük üstad Gündoğan; Cazip ben bir halat bulmaya gidiyorum, sen de bir keser bul” dedi. Sonradan öğrendik ki; Gündoğan o zamanlar bizim mahallade olan itfaiyeye gitmiş, tanıdığımız itfaiyeci ağabeylerimizden ucu kancalı bir halat alıp gelmiş, Babam o zamanlar müteahhitlik yaptığından ben de evden bir keser alıp geldim. Halatın kancasını yukarı taksak
İş bitince kurtarmak zor olacağından, keseri halatın ucuna telle iyice bağladık, Cengiz’e attığımız makara ipliği ile keserin ve halatın yukarı çekilmesini sağladık. Cengiz keseri pencerenin pervazına taktırdı. Artık aşağıya inecek ama ben hala korkuyorum..Mehmet de durmadan “Hiçbir şey olmaz… Hiçbir şey olmaz “ deyip duruyor. Sonuç olarak Cengiz’i salimen aşağıya indirdik. Mehmet önce derin bir Ohhhh…çekti arkasından da… “ Ben olsam inmezdim” demez mi… Üstüne çıkıp bir güzel çiğnedik Mehmedi. Tabii sonuç olarak da Mehmet de, ben de o yıl okulumuzu başarı ile bitirdik.

Sınavdan bir süre sonra Cengiz ile Gündoğan okula giderken yolda Kerime Aydar hocamız ile karşılaşıyorlar. Kerime hanım “ Eylül sınavlarında gördünüz değil mi?.. Sınav nasıl yapılırmış… Kuş uçurtmadım” deyince, Cengiz ile Gündoğan gülmeye başlıyorlar. Cengiz dayanamıyor ve hocam “ Bize kızmayacağınıza şeref sözü verin” der ve sözü aldıktan sonra olanları detayları ile hocamıza anlatıyor. Kerime hanım duydukları karşısında donup kalıyor ve “Ben bir daha bu okula gelmiyorum” deyip ayrılıyor. Gerçekten de Kerime hanım bu olaydan sonra bir daha Karşıyaka Lisesine gelmedi ve naklini Atatürk Lisesi’ne yaptırdı. Bu karşılaşmayı Cengiz o kadar güzel anlatır ki; her seferinde katıla…katıla güleriz…


“KUŞ”UN DUAYENİ; DOĞAN

Laf nasıl, lafı açıyorsa… Kopya da kopyayı açıyor. Ama bu arada şunu söylemem lazım biz lisede iken Doğan diye bir arkadaşımız vardı. Bence Doğan kopya çekmenin duayenidir. Bizim dönemimizde üzerinde emeği olmayan arkadaşımız yoktur. Siz ona sadece “ Komşu bi… El verde… Şu sınavı atlatalım” dediniz mi ? yeter. 2 gün içinde o keşifleri… Planları… Projeleri yapar. Hiç de aksamaz onun projeleri… Yani uzun lafın kısası, Biz yıllar sonra mizah dergilerinde “ Zihni Sinir proceleri” ile tanışmadan, Doğan’ın “Kopya proceleri” ile tanışmış ve onlarla büyümüştük, bu yollarda…

Yıl 1963…Lise 2. sınıftayız… Şimdi hala mevcut olan binanın üst katına çıkınca.. Tam karşınıza geniş balkona çıkan kapı gelir. O kapının 2 tarafında 2 sınıf vardır. İşte 1963’te soldaki 5 Ed C, sağdaki ise 5 Ed D sınıfı… O yıl 5 Ed D sınıfının fizik derslerine rahmetli Ali İkiz hocamız geliyor… Fizik zor ders başarmak kolay değil.. Nisan mayıs aylarına geldiğimizde belli oldu ki; Sınıfta kalacağız.. Bu durumda ne yapılır… Doğan’a başvurulur. Biz de aynen öyle yaptık…

Aradan bir hafta geçmeden bütün planlar hazır olarak Doğan geldi…Onun talimatları doğrultusunda ilk yapılacak iş Fizik yazılısının yapılacağı ders mutlaka Salı günkü fizik dersi olacak… Hocamız gün belirlerken, allem ettik… Kalem ettik sınavı Salı gününe ayarladık. Çünkü Salı günü bizim 5 D sınıfının fizik dersi varken, aynı balkona bakan 5 C sınıfının da Beden eğitimi dersi var.

Doğan; 2 tane 8’lik çivi ile, 2 tane boş dikiş ipliği makarası, 20-30 metre sicim ve bir de keser istedi. Bir cumartesi günü bir grup arkadaşımız bahçede iddialı maç yaparken onu izleyenler arasında hizmetli Hidayet de vardı… İşte bu arada Doğan binaya girdi.. Balkona çıktı…makaranın göbeğinden geçirilmiş 8’lik çivilerden biri 5 C sınıfının, diğeri de 5 D sınıfının pencere pervazına çakıldı. İkisinin arasında 13-15 metre uzaklık vardı. Sonra sicim iki makara arasına gerilerek bir var-gel sistemi kuruldu. İpin üzerine 25-30 Cm aralıkla 2 düğüm atıldı…. Ve ipin bir yerine de kırmızı kalemle işaret konuldu…. Sonra makaralar orada kaldı… Doğan ipi çıkardı, cebine koyup bahçeye maç izlemeye indi….Ancak bu arada galiba şunu da belirtmezsem olmaz… 5 D’ye çakılan makara Rahmetli Mehmet Taştemel’in oturduğu camın tam önüne geliyor. O sınıflarda okuyanlar bilir. O pencerelerin yerden yüksekliği 80 Cm kadardır.. Yanı camın kenarına kim oturursa otursun.. elini uzattı mı? Makara elinin altındadır…

Aradan 3 gün geçti… Sınavın yapılacağı Salı günü geldi.. ve fizik sınavı başladı. Daha sorular sorulur- sorulmaz, Mehmet el kadar kağıda yazdı.. kağıdı 2’ye katladı.. Sağ eliyle ipin üzerine bindirdi. ( 2 düğümün arasına) var-gel çalıştı sorular 10 saniye sonra 5-C sınıfındaki kuş ekibinin elinde idi. Sınıftaki çalışkan 2 kişi 5-6’lık 2 şer sınav kağıdını isimler ve numaralar eksik olmak koşulu ile hazır ettiler. ( İşler kötü giderse isimler belli olmasın diye) artık sınıfta Doğan ve hazır 4 sınav kağıdı kalmış, diğer arkadaşlar bahçeye inmişti.

Bahçedeki arkadaşların gözü balkondaydı…Doğan balkondan 1 leblebi attı mı? “Manisa’ya, bir-ikii…Manisa’ya bir-ikii” … diye yüksek sesle bağırıyorlar…mesajı alan Mehmet Taştemel sağ elini pencerenin dışına atıyor, eliyle koymuş gibi kağıdı alıyordu…Sonra…Bir leblebi daha geliyor… Bahçedekiler bu defa “Alsancağa bir-ikii… Alsancağa bir-ikii…” diye bağırıyordu… Mehmet elini atıp ikinci kağıdı alıyor. Proğrama kim dahilse ona veriyordu… Doğan’ın yan sınıfta keyfi yerinde idi. Çünkü işi çok basitti.. Hazır kağıdı ipteki 2 düğümün arasına koyuyor makara sistemini kırmızı işaret gelene kadar eliyle çekiyor. Kırmızı işaret gelince de aşağıya 1 leblebi atıyordu.

Bu işlem 4 defa tekrarlandı… SONUÇ; Fizik dersinden başarılı 4 öğrenci oldu…

NOT: Bilmeyenler için söyleyeyim üst salondan balkona bakan 2 pencere ile kapının alt camları o yıllarda beyaz boya ile boyalı idi…



BÜYÜK TAKAS

Derslerimize giren bir hocamızın oğlu (İsmi bizde saklı) sınıf arkadaşımızdı. Bizlere çok yardımları dokunmuştur. Kulakları çınlasın. Tatlıyı tutku halinde severdi. Hele Sami Bey Pastanesi’nin supanglesine bayılırdı. Yanında bir de limonata oldu mu? .. keyiften 4 köşe olurdu.

1963 yılında sözünü ettiğimiz dersten sınavımız ne zaman kötü gitse, akşam eve gider gitmez, kitabı defteri açar soruları da yazarak yeni bir sınav kağıdı hazırlardık. Ama o yıllarda çok mütevazi çocuklardık hep 5-6 ile yetinmesini bildik.

Ertesi günü münasip bir dille hazırladığımız yeni sınav kağıdını büyük bir gizlilik içinde arkadaşımıza teslim eder sabırla beklemeye başlardık…Genellikle de bu çabalarımız meyvesini verir. Birkaç gün sonra o gün okul dağıldıktan sonra Sami Bey Pastanesi’nde buluşma daveti alırdık..

Bu buluşmalarda daima 2 kişi olurdu.. Sınav kağıdının sahibi ve sözünü ettiğimiz arkadaşımız. Pastanede tenha bir köşe tercih edilir. Masaya oturulur oturulmaz…. Masanın bir tarafına sınavda yazdığımız kağıt konur.. Tam karşısına da 1 supangle ile 1 limonata konurdu…Göz göze gelindikten sonra hafif bir tebessüm edilir… Sonra kağıt bize doğru.. Supangle de karşı tarafa doğru yer değiştirir… Büyük takas tamamlanırdı…

Şimdi… Yani 47 yıl sonra o arkadaşımızla ne zaman karşılaşsak sorarız; “ Şekerin , kaç” diye… Hala merak ederiz o bünye o kadar supagleye nasıl dayandı…

TANRI GÜNAHLARIMIZI AFFETSİN…

Cazip COŞKUNER 21 Mart 2010 - Karşıyaka

Hiç yorum yok: