6 Haziran 2009 Cumartesi

SABİHA HANIM…

Belki 1913, belki de 1914, çok sıcak bir mayıs günü Aydınlı Kahveci Ali’nin oğlu Hafız Ahmet Efendinin kapısı akşamın alaca karanlığında belli belirsiz çalınmaktadır. Tam yemek vakti bu beklenmedik kişi, merak uyandırır. Herkes kulak kesilmiştir. Geniş avluyu hızlı adımlarla geçen Hafız Ahmet Efendi açar kapıyı, Temiz yüzlü, düzgün giyimli genç, önce hiç beklenmedik bir asker selamı verir. Sonra kendisini tanıtır.

-Efendim ben, Aydın Sancağına yeni tayin olan, Dedezade’lerden teğmen Hüsnü Efendiyim. Aydın’a dün geldim. Geceyi Sancak’ta geçirdim. Kalacak kiralık bir yer aramaktayım, teğmen arkadaşlarım sizin adınızı verdiği için rahatsız ediyorum. Kiralık eviniz var mı? Acaba, diye sorar.

Hafız Ahmet Efendi, İncir ve pamuk ticareti yapan, yerli köklü Aydın’lı olan çevresindeki kişiler tarafından çok sevilen saygın bir ticaret erbabıdır. Aydın yakınlarındaki 10 dönüm kadar olan İncir bahçesi şehrin genişlemesi ile kent içinde kaldığından bahçenin tam ortasından geniş bir yol bıraktıktan sonra yolun iki tarafına 2 oda bir mutfaktan oluşan kerpiç evler yaptırmış, sayıları 6-7 yi bulan evlerini Aydın’a gelen asker ve ticaret yapan ecnebilere kiraya vererek kendisine yeni bir iş alanı yaratmıştır. 15-20 yıl önce inşa edilen İzmir-Aydın demiryolu, Aydın’ın ticari çehresini hızla değiştirmiş, bu değişimi çok iyi değerlendiren Hafız Ahmet Efendi de ekonomik açıdan Aydın’ın ileri gelenleri arasına girmiştir. Kendi icadı ile aklınca imar geçirdiği incir bahçesine yaptırmakta olduğu kiralık evler sayesinde de gerek asker, gerekse ticari çevreden de çok fazla sayıda dost edinmiştir.

Akşamın alacakaranlığında kapıyı çalan, genç teğmen ile arasında geçen 5 dakikalık konuşma ikisi için de bir anda dostluğa dönüşmüş, Hafız Ahmet’in kanı ilk görüşte kaynamıştır, Hüsnü Efendiye. Ancak boş evi olmadığı için teğmene yardımcı olamamış, ama ilk boşalacak evin kendisine verileceğini söyleyerek uğurlamıştır kendisini. Nitekim aradan çok geçmeden boşalan eve Hüsnü Efendi yerleşmiş ve Aydın’da 3 yıl sürecek olan yeni yaşamına yelken açmıştır. Artık Hüsnü Efendi yeni yaşamından çok mutludur. Her sabah karanlıkta gittiği Sancaktaki görevinden, erkenden dönmekte, Ev sahibi Hafız Ahmet Efendinin yazıhanesinde başlayan sohbetler bazen gece yarılarına kadar devam etmektedir. Her ikisinin de Ege insanı olması aynı topraklarda yaşamlarını sürdürmeleri, Hüsnü Efendinin git gide kötüleşen Osmanlının durumu ile ilgili sohbetlerine karşın, Hafız Ahmet’in , İzmir – Aydın demiryolunun açılmasından sonra, Ticaretle uğraşan yabancıların Aydın’a gösterdikleri ilgi yönündeki görüşleri ardı arkası kesilmeyen muhabbetlere yol açmakta aralarındaki yaş farkına rağmen , her ikisi de akşam saatlerini iple çeker olmuştur. Bazı hafta sonları iki dostun sohbetlerine Hafız Ahmet Efendi’nin oğlu Fehmi Efendi de katılınca keyfin dozu daha da artmaktadır.Babası gibi Fehmi Efendi de , genç teğmen ile çok iyi anlaşmış, hatta iki arkadaş bazı hafta sonları İzmir’e birlikte gidip, gelmeye kadar ilerletmişlerdir, Dostluklarını.

Hafız Ahmet, babası gibi genç yaşta ticarete başlamış, önüne çıkan fırsatları değerlendirmeyi çok iyi becerdiğinden kısa zamanda zengin olmuştur. Aydın da kendisinden övgü ile söz edildiğinden, çok iyi bir aileden gelen Huriye Hanımla, annesi ile babası istemeye gittikleri ilk geceden bir hafta sonra nişan , bir ay sonra da dillere destan düğün ile dünya evine girmiştir. Bu mutlu evlilikten 3 yıl sonra Sabiha adını verdikleri bir kızları ile, Ali Fehmi adını verdikleri bir oğulları olmuştur. Gerçek bir Aydın hanımefendisi olan Huriye hanım hayatının bundan sonraki bölümünü 2 çocuğuna vakfetmiş, adeta çocukları için kendisini parçalamıştır. Bu çabaları da boşa gitmemiş ailenin iki çocuğu da her kesimden övgüler alan evlatlar halini almıştır. Hatta Fehmi Efendi gereğinden de kibar olunca kendisine “Kız Fehmi “ lakabı takılmıştır.

Yeni kiracıları ile ilerleyen dostluk, genç teğmenin çamaşırlarının yıkanmasına, ütülerinin yapılmasına kadar varmıştır. Hatta bazı akşamlar gönderilen birkaç kap yemek Hüsnü Efendiyi mutlu etmesi yanında lokantacı bir aileden gelmesine karşın, alışık olmadığı kadar damak zevki vermektedir. İşte böyle bir yemek alışverişi sırasında ilk kez karşılaştığı Hafız Ahmet Efendinin biricik kızı Sabiha o güne kadarki bütün ilişkilerin şeklini değiştirmiştir. Annesi ile babasının daha çocuk gözü ile baktıkları kızları bir anda genç teğmenin rüyalarını süslemeye başlamıştır. Anlamlı bakışlar önceleri bir şey ifade etmemesine karşın zamanla Sabiha’nın da dikkatini çekmeye başlamıştır. Genç teğmenin yaşam akışını değiştiren olayların bundan sonraki bölümü çok hızlı gelişmiş, Bir taraftan tayininin çıkıp da gidiverme korkusu, bir yandan da sevgisinin yanlış anlaşılmasının telaşı üzerine Hüsnü Efendi bir hafta sonu tatilinde İzmir Karşıyaka’ya geldiğinde durumu ablası Nezihe hanıma anlatmış yanlış bir karar vermekten çekindiğini bu nedenle kendisinin Aydın’a gelmesinin yıldırım aşkı Sabiha’yı tanımasının aile açısından çok iyi olacağını söylemiş, ve O hafta sonu ablasını da yanına alarak Aydın’a birlikte dönmüştür. Nezihe Hanım Aydın’da kaldığı bir hafta boyunca günlerinin büyük bölümünü Sabiha ile geçirmiş, birlikte gittikleri komşu gezmeleri…Kına geceleri..Çarşı alışverişleri sayesinde Sabiha’yı iyice tanıma fırsatı bulmuş, İzmir’e dönerken de..” Hüsnü ben bu kıza kefilim, Sana iyi bir eş.. Bana candan bir arkadaş..Ailemizin de yüzünü ağartan bir gelin olacağından hiç şüphem yok” demiştir, İzmir otobüsüne binerken… Bu gelişmeler üzerine…Durum aileye anlatılmış..müstakbel 4 elti, ile bir kayınbiraderin de onayı alındıktan sonra….Hüsnü Efendinin annesi ile babası ellerine aldıkları bir kutu fıstıklı lokum ile İzmir’in Karşıyaka’sından , Aydın’a kız istemeye gelirler..

Kısa sürede çok hızlı bir şekilde gelişen olaylar, Hafız Ahmet ile eşi Huriye Hanımı adeta şaşkına çevirmiştir. Henüz 15 yaşına yeni giren kızları, hiç de hazır olmadıkları bir anda görücüye çıkmış, artık iş karar aşamasına gelmiştir. Günlerce karı-koca kahvaltıda, yemekte , yatak odalarında ne yapacaklarını tartışsalar da bir türlü karar veremezler, ve sonunda kararı Sabiha’nın vermesinin uygun olacağını düşünürler. O Yıllarda böyle bir kararın ailenin kızına bırakılması alışılmış bir şey olmasa da Hafız Ahmet’in kararı budur. Huriye Hanım kızını karşısına alıp, konuşulanları bir bir anlattıktan sonra “ Kızım yaşam senin yaşamın kararı da sen ver” deyiverir. Arkasından da baban diyor ki? “Hüsnü Efendiye vermezsek Aydın’da daha iyi damat mı bulacağız” diyor. Deyiverir kızına. İşte bu son cümle, artık her şeyin başlangıcıdır. Demek ki annesinin de babasının da itirazı yoktur, böyle bir izdivaca. Karar verilir. Olumlu haber Karşıyaka’ya iletilir. İşte tam bu sıralar Hüsnü Efendinin de İzmir’e tayini çıkınca apar topar düğünler yapılır, ve 15 yaşındaki Sabiha daha ne olduğunu anlamadan İzmir’e gelin gider.

O tarihlerde İzmir Dünyanın sayılı şehirlerinden biridir. İtalyanların, İngilizlerin, Fransızların komşu kapısıdır. Nüfusunun yarısına yakınını yabancılar oluşturur. Pasaport ve çevresi “İç liman” sayesinde dünyanın sayılı ticaret merkezleri arasındaki yerini almıştır. Alsancak, Avrupa’nın ünlü mağazalarının şubeler açtığı bir alış-veriş merkezi olmuştur.

İşte, O güne kadar Aydın, Germencik, Söke’den başka yer tanımayan Sabiha böyle bir şehre gelin gelmiştir. Evliliğinin ilk günlerinde, Düğününde, babası gelinliğinin üzerine kırmızı kuşağı bağlarken kulağına fısıldayarak söylediği “ Bundan sonra senin yerin, kocanın evidir.” Sözü hiç aklından çıkmamaktadır. Yepyeni bir yaşama yelken açan Sabiha hayatının en heyecanlı günlerini yaşamaktadır. Küçücük beyninde, eşi Hüsnü Efendi….O güne kadar hiç ayrılmadığı anne ve babasından, 150 Km uzaktaki İzmir…Sadece birkaç saat birlikte olduğu, eşinin annesi ile babası…hepsi ama hepsi… birer soru işaretidir.

Hüsnü Efendinin tayini Konak’taki meşhur “Sarı Kışla” ya çıktığından, 2. Beylerden iki katlı bir rum evi kiralanır. Aydın’da sergilenmeye bile fırsat bulamadıkları çeyizler ile ev özenle döşenir. Eksikler iki adım ötedeki Kemeraltı’ndan temin edilir. Hüsnü Efendi her sabah evden çıkarken evin eksiklerini tamamlaması için avuç dolusu para bırakmaktadır. Akşam Sabiha harcadığı paranın hesabını ne zaman vermek istese, Hüsnü Efendi dudaklarına bir öpücük kondurur. Sakın haa…. Diye müdahale eder.. Ağzını bile açma fırsatı vermez… Yaşanan her şey Sabiha hanımı ummadığı kadar mutlu eder. Eşinin alışmadığı kibarlığı… Güveni… Evi için yaptığı her şeye defalarca teşekkür etmesi… Övgüler yağdırması…. Evlerine ziyarete gelen kayınvalide ile kayınpederi arasındaki seviyeli ilişki… her şey ama her şey bir mutluluk kaynağıdır.

Hüsnü Efendi’nin ailesi Karşıyaka’da bugünkü 1877 Sokakta oturmaktadır. Lokantacı babası Karşıyaka’nın en tanınmış kişilerindendir. Çünkü lokantası şimdiki İş Bankasının bulunduğu yerdedir. Önünde geniş oval bir de balkonu olan (Eski Karşıyaka fotoğraflarında görülüyor.) lokantanın müşterilerinin önemli bir bölümünü Karşıyaka’da oturmakta olan yabancılar oluşturmaktadır. Hüsnü Efendi’nin babası, müşterilerin büyük bölümü yabancı olduğundan lokantanın bütün sorumluluğunu Karşıyaka’da bugünkü Tersanenin önündeki o zamanlar sapa bir sokak olan çıkmazda oturmakta, bu günkü Tersane otobüs durağının bulunduğu yerde 2 dönüm kadar bahçede sebze-meyve yetiştirerek geçimini sağlayan rum kökenli Niko’ya vermiştir. Niko bu işi çok iyi bilen, Bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden eşine ve 2 kızına yabancıların damak zevkine uygun günlük mezeler yaptıran, Bahçesinde ürettiği yeşilliklerle de her akşam rakı masaları donatan işinin ehli bir eski lokantacıdır. Artık Niko sayesinde her gün akşam üstüleri vapurdan inen özellikle yabancıların uğrak yeri olan “ Dede lokantası” dillerden düşmemektedir. Akşamın ilerleyen saatlerinde özellikle Türkler evlerine çekildiklerinde Niko’nun kızlarından Natali uduyla, Maria da kemanı ile sahne almakta bir yandan Rumca, bir yandan da Türk Sanat Müziği parçaları ile unutulmayan içkili , sazlı - sözlü geceler yaşanmaktadır. Dede lokantasının bahçesinde….

Hafta sonlarında Konak’tan Karşıyaka’ya geçen Sabiha hanım ve Hüsnü Efendi önce anne - babalarını ziyaret etmekte sonra da lokantada yenen bir aile yemeğinden sonra Konağa giden son vapurla evlerine dönerek, olağan hafta sonlarını geçirmektedirler. Ancak ilerleyen zaman içerisinde küçük değişiklikler yaşanacak, lokantanın mutfağına ara ara giren Sabiha Hanım’ın menülere yaptığı Aydın yöresi damak tatlarını yansıtan katkılar, hem Hüsnü Efendinin babasını, hem de mutfaktan sorumlu Niko’nun eşini mutlu etmektedir. Ama bu arada kendisi de, Niko’nun eşinden ve hatta bir lokantacı olan eşinden de mutfak sanatının bütün inceliklerini öğrenmekte ve bunlardan da büyük keyif almaktadır. Aydın’lı gelin Sabiha Hanım İzmir’e geleli henüz iki yıl olmuştur, ama yaşamında ilginç değişimler yaşamaktadır. Bir yandan Dede Lokantası’na danışmanlık yapmakta, bir yandan da Niko’nun büyük kızı Natali’den aldığı ud dersleri sayesinde artık Türk Sanat Müziğinden 5-6 parçayı akşamları Hüsnü Efendiye ithaf ederek hem söylemekte, hem de çalmaktadır. 2. Beylerdeki 2 katlı rum evi O güne kadar yaşamadığı mutluluklara tanıklık etmektedir. Sıcak İzmir akşamlarında Sarı Kışla’daki mesaisi biten Hüsnü Efendi özlemle evine dönmekte, Alsancağa kadar uzanan yürüyüşler bittikten sonra, evde her akşam ud eşliğinde karşılıklı söylenen şarkılarla serenatlar yapılmaktadır.

Mutluluk rüzğarları, yalnız ikinci beylerde değil, aynı zamanda Aydın’da da esmektedir. Hafız Ahmet Efendi ile eşi Huriye hanım da kızlarının mutlu bir evlilik yapmasının keyfini yaşamakta yılda birkaç kez de olsa 3-4 günlük tatillerini geçirmek için Aydın’a gelen çocuklarını özlemle beklemekte, onların her gelişi evde bayram havası estirmektedir.

Ama… bütün bu mutluluklar yaşanırken, bir de madalyonun öteki yüzü vardır. Yunan İzmir’i işğal etmiş başta Konak’taki Sarı Kışla olmak üzere Tüm askeri birliklerde “Alarm” durumuna geçilmiştir. İzmir’in kenar mahallelerinde her gece ardı arkası kesilmeyen çatışmalar yaşanmakta 10’lar hatta 100’lerce yaralı Konak’taki Memleket Hastanesi’nin koridorlarında bile yatacak yer bırakmamıştır. Hergün birkaç sokakta yangın çıkmakta 10’larca fakir Egelinin malı mülkü kül olmaktadır. Artık tüm Ege, tam bir savaş alanıdır. Asker aileleri kabus dolu günler yaşamaktadır. Tabii bunların arasında, hatta belki de ilk sıralarında Sabiha bulunmaktadır. Taparçasına sevdiği eşini her sabah işine büyük kaygılarla uğurlamakta, arkasından da bildiği bütün duaları tek tek okumaktadır. Hafta sonlarında Dede Lokantası’nda yenen aile yemekleri devam etse de, artık saatler süren sohbetin tek konusu, İşgalcilerin yaptıkları ile çete baskınlarıdır. Bu tür her sohbette gözler dolmakta, burun direkleri sızlamakta, ve tüm cümleler “Aman Hüsnü…….” diye tamamlanmaktadır. Sabiha hanımın ise aklının yarısı Hüsnü’sünde, öteki yarısı ise Aydın’dadır.

Ve… 1920 yılının bir cumartesi akşamı olan olur…Akşamın karanlığı çökmeye başlamış, sokaklardan el ayak çekilmiş, nöbeti olmamasına rağmen Hüsnü Efendi evine dönmemiştir. Endişe yerini göz yaşlarına bırakmış, dakikalar saat gibi geçmesine karşın ne gelen vardır, ne giden… derken gece yarısına doğru hayal meyal bir kapı çalınması duyar Sabiha uçarcasına koşar kapıya… Gelen daha önceden tanıdığı teğmen arkadaşı Ödemiş’li Ragıp Efendidir. Acı haber getirdiği, yüz hatlarından okunmaktadır. Sabiha’nın diz bağları çözülür…adeta dili tutulur…yüzündeki kireç gibi bir ifade ile Ragıp Efendiyi dinlemektedir…

“Bacım.. Bugün Yunanla 7 yerde sokak çatışması çıktı…4 erimiz sizlere ömür…11 arkadaşımızdan da haber yok…Acı haberi bildirmek bana düştü…Nerededir..Ne yapar..Kimse hiç birşey bilmiyor..Ama şehit olsaydı..vurulduğu yerde bırakırlardı..Allahtan ümit kesilmez…Çok üzgünüm ama durum hiç iyi değil ..Birliğe dönmek zorundayım…”diyen Ragıp Efendi..sözünü bitirir bitirmez..Gözyaşlarını kaçırırcasına .. gecenin karanlığında kaybolur….

2. Beylerdeki, 2 katlı rum evinde, küçük bir kadın dayanılmaz acılar yaşamaktadır.. Gecenin bu saatinde, derdini paylaşacak bir tek kişi dahi yoktur çevresinde sabahı beklemekten başka hiçbir çözüm gelmez aklına gözyaşları içerisinde geçirir hayatının en uzun gecesini…. Gün ışımasına yakın giyinir ve soluğu Konak iskelesinde alır…Ama o saatte vapur hak getire.. Bir balıkçı sandalı ile anlaşır.. Ve sabahın ilk ışıkları ile kayınpederinin Karşıyaka’daki evine ulaşır… Gece boyunca olanları bir..bir.. anlatır.. Dinleyen herkes taş kesilmiştir… kimsenin sesi çıkmaz.. Herkes başı ellerinin arasında.. Acısını yaşamaktadır… Çaresizlik.. Izdırapların en büyüğüdür…

Hüsnü Efendi’nin babası… Birden atılır ortaya sanki bir icat yapmış gibi;

“Niko’ya gidelim” der. Niko herkesi tanır.. Bize ancak yardım etse..etse.. O eder diye fırlar yerinden.. Sabiha da takılır peşine… Bütün olanları anlatırlar Niko’ya… Yalvarırcasına.. Niko; Donup kalmıştır, olanlar karşısında.. Birden kızlarına seslenir… Natali… Maria.. bu akşam lokanta açılacak hazırlıkları yapın diye…. Hüsnü Efendinin babası olanlara bir anlam verememektedir… Niko, döner…” Lokantayı açalım.. hiçbirşey olmamış gibi… Oraya gelen dostlarımızdan yardım isteriz..” der .. Kararlı sesiyle…. Sonra da bana müsaade der.. alır ceketini fırlar çıkar evinden….

Saat 17.00 - 18.00 sularıdır.. Dede Lokantasının hazırlıkları bitmek üzeredir.. Bahçedeki artezyenin yamanlar suyu ile her yer yıkanmış…Yeşillikler temizlemiş.. etler terbiye edilmiştir… Şarapların tozu bile alınmış.. Artık vapurdan inecek çoğu yabancı olan müşteriler beklenmektedir… 18.00 vapurundan ilk atlayan telaşlı adımlarla nefes..nefese.. lokantaya ilk gelen Niko olmuştur… Telaşla “ Gidiyoruz” der.. Daha kimsenin nereye demesine fırsat vermeden yanına Hüsnü efendinin babasını alır.. Tam çıkacakları sırada Sabiha alışılmamış bir hırçınlıkla bağırır… “Ben de geliyorum”.. 3 kişi iskelenin yanından bir balıkçı motoruna binerler… Niko sandalcıya döner.. Eliyle Göztepe açıklarında demirlemiş bir Yunan Gemisini göstererek; “ İşte O gemiye gidiyoruz” der. Ve.. yol boyunca bildiklerini anlatmaya başlar;

Geminin bir Yunan Gemisi olduğunu.. Çatışmalarda yaralanan Türklerin O gemiye götürüldüğünü, Haftada bir gün geminin Girit’e giderek yaralıları oradaki hastaneye bıraktığını… Eğer Hüsnü Efendi yaralı ise, mutlaka O gemide olacağını… Yunan dostları sayesinde aldıkları izinle Hüsnü Efendiyi arama… Hatta bulurlarsa canlı veya ölüsünü alabileceklerini bir.. bir anlatır….

Gemiye çıktıklarında güneş batmak üzeredir. Konuyu bildiği her halinden belli olan bir Yunan eri karşılar bizimkileri, bir tek kelime dahi konuşmadan anbarlara yönelirler.. Akşamın sessizliğini uzaklardan gelen yunan taverna müziği yırtmaktadır, Rüzgarın esiş yönüne göre ses bazen artmakta bazen adeta kısılmaktadır.. Yunan eri anbarın kapısına geldiklerinde eliyle inebileceklerini işaret eder ve oradan uzaklaşır… Başta Niko olmak üzere 3’çer, 5’er indikleri basamakların sonuna doğru korkunç bir koku durdurur Niko’yu… Anlatılması..Tarif edilmesi olanaksız bir kokudur, adeta burun direkleri kırılmıştır.. Ancak gördükleri manzara.. Duydukları inilti sesleri her şeyi unutturmuştur…Yüzlerce yaralı Türk askeri adeta balık istifi gibi üst üste atılıvermiştir.. İniltileri yürek parçalamaktadır.. Yerlere sızan kanın kokusu dayanılır gibi değildir.. Duraklamaları ne yapacaklarına karar vermeleri birkaç dakika sürer. Bütün güçleri ile yaralı yığınları arasında dolaşmaya..Yüzlerini göremediklerini çevirip bakmaya.. Ara sıra inilti ile kendilerine uzanan elleri görmemeye özen göstermeleri 45 dakikalarını alır… bütün umutların tükenmek üzere olduğu bir anda Sabiha’nın çığlıkları inletir ortalığı…” Burada…Burada..Yaşamıyor…Yaşamıyor… Sözleri Niko’yu ve babasını oraya yönlendirir… Göğsündeki kan izleri artık kahverengiye dönmüş, hatta elbisesini mukavva gibi sertleştirmiştir, Niko eğilir göğsüne kulağını dayar.. Ama umut kıvılcımı vermez kendisini izleyenlere… bir koluna babası, bir koluna Niko girer binbir güçlükle çıkarırlar geminin ambarından.. Önlerinde yunan eri.. Yaşlı gözlerle inerler geminin merdivenlerinden sandala… Sırtında Hüsnü efendi ile merdivenlerden inen Niko bir anda donar kalır.. Sabiha ile gözgöze gelir…”Yaşıyor.. Nefes alıyor.. Yaşıyor” diye söylenmeye başlar….

Ertesi gün, 1877 sokaktaki evde buruk bir sevinç yaşanmaktadır. Niko’nun tanıdığı 3 ayrı doktor gelmiştir… Ama hiçbiri umut vermemiştir.. Kurşunun akciğerine saplandığını.. Çok kan kaybettiğini, yaşamasının çok zor olduğunu söyleseler bile.. En azından Hüsnü efendi evindedir, ve o gün hala yaşamaktadır.. “ Allah’tan umut kesilmez” sözcüğü belki 10 dakikada bir tekrarlanmaktadır.. Doktorlar umut vermeyince.. Mahallenin bilenleri girer devreye.. Hele hele birinin “Eşek sütü içerse 10 günde ayaklanır” sözü.. Umut olmuştur. Soğukkuyudaki nalbanta gelen köylülerden yeni doğum yapmış eşek bulunur.. Hüsnü Efendiye 10 gün, günde 3 öğün eşek sütü içirilir.. Sonuç olarak eşeğin sütündeki Şifadan mı? Yoksa doktorların ilaçlarından mı? Bilinmez Hüsnü Efendi gözlerini açar kendine gelir… Hatta 15 gün sonra bir şeyler yemeye bile başlar.. Bunların üstüne üstlük Bir akşam Sabiha’dan kendisine ud çalmasını ister…İstediği parçaları dinledikten sonra eşine döner.. Yaşlı gözlerle..”Sabiham.. Kendimi iyi hissetmiyorum.. Ben ölürsem.. Benden başkalarına çalma bu udu “ der ve mutfaktan getirttiği havan eli ile udu parçalar, Sabiha’ya Kur’an üzerine yemin ettirir.. Vee.. bunlar yaşandıktan 1 ay sonra Hüsnü Efendi hayata veda eder..

Bütün bunlar yaşanırken, İzmir’de işgalci Yunan Kuvvetleri gemi azıya almıştır. Her gece hava karardıktan sonra başlayan çatışmalarda çok sayıda insan ölmektedir. Artık yaşam ipin ucundadır.. Hüsnü Efendinin ailesi canlarını kurtarmak için Antalya’ya göç kararı alır… Kayınpederi Sabiha’yı karşısına alır, her şeyin kaderden kaynaklandığını, kendisinin aileye Hüsnü Efendinin kutsal bir emaneti olduğunu artık yaşamlarının birlikte devam etmesi gerektiğini anlatır dilinin döndüğünce. Ama bir başka gerçek de vardır ki !.. O yıllarda.. Ölen kişinin eşi, eğer varsa kardeşi ile evlenir, ve yaşam öyle devam eder.. Bu teamül de akrabalar arasında sık sık dillendirilmeye başlanmıştır.. Sabiha bunu duydukça tüyleri diken diken olur , ama kimseye bir şey söyleyemez.. Artık için için başına böyle bir şey gelirse ne yapacağının planlarını yapar olmuştur.

Bu arada Karşıyaka’da mal olarak ne varsa yok pahasına satılır, ve aile tam bir hafta süren zor bir yolculuktan sonra Antalya’ya göç eder.. Artık yepyeni bir yaşam başlamıştır.. Derken bir sabah, Sabiha alışılmış günlük islerini yaparken, sıra Hüsnü Efendi’nin ağabeyi Şükrü’nün yatağını düzeltirken, kendine yazılmış bir mektup bulur. Övgülü sözlerle uzun uzun süren mektup sonunda “Desti izdivacınıza talibim” diye bitmektedir…Daha önceden bu konuda duyumları olsa da.. Olanlar karşısında beyninden vurulmuşa döner. Önce odasına kapanır kötü kaderine saatlerce ağlar.. Ama bu bir çözüm değildir.. Kararını verir, artık Baba evine geri dönecektir.. Odasından çıkar olağan bir gün gibi geçirir Antalya’daki son gününü, bu arada gün boyunca Hüsnü Efendi’nin anısı olan nesi varsa toplar ve ertesi günün ilk saatlerinde elinde bir kapaklı sepet, cebinde kendisini Aydın’a götürmeye yetecek kadar para ile düşer yollara…

Günler süren yolculuktan sonra İzmir’e varır.. Konak meydanından kalkan Aydın otobüsüne bindiğinde artık rahatlamıştır, kendisini baba evine varmış sayar… Soğuk bir sonbahar günüdür, bulutlar insanın içini örtecek kadar karartmıştır havayı, bir yandan da yağmur atmaya başlamıştır.. Dışarıda ne olursa olsun, Sabiha yaklaşık 3 yıl süren fırtınalı yaşamının hesabını yapmaktadır kafasında. Rüyalarına giren mutluluk tabloları artık bir hayalden öte değildir.. O bunları düşüne dursun, otobüs hareket etmiş, neredeyse Gaziemir’e varmak üzeredir.. Yol kenarındaki mezarlıkları geçerken birden kendine gelir.. Dışarıdaki yağmur şiddetini arttırmıştır. Bir yandan yağmur, bir yandan soğuk, otobüsün için buz gibidir, zaten koskoca otobüsteki yolcuların sayısı da 20’yi geçmez, ayaklarını altına alır,ve hafiften kestirmeye başlar ki; Otobüs birden durur, dışarısı Pazaryeri gibidir, her kafadan bir ses çıkar. Bana ne dercesine başına mantosunu çeker, ancak gürültüye dayanamaz yüzünü açtığında bir de ne görsün, koskoca otobüste tek başınadır.. Pencereden baktığında dışarıdaki büyük telaşı görür.. Yandımçavuş civarındadırlar, Küçük Menderes taşmış, otobüslerin karşıya geçmesi mümkün değildir.. Çevredeki köy delikanlıları sırtlarında 1 mecit’e insanları karşıya taşımaktadırlar.. Herkes karşıya geçme telaşına kapılmıştır.. Karşıya geçse Aydın’dan gelen otobüslere binip, Kuşadası üzerinden Aydın’a ulaşacaktır.. “Önce karılar…Önce karılar “ diye bağıran tellal kılıklı adamın da yardımı ile, 1 mecidi verir karşıya geçer…. Ama bir de ne görsün yanındaki, anılarıyla dolu kapaklı sepet yok!... Geri dönmesi de mümkün değil, kötü kaderine isyan ederek biner Aydın otobüsüne, içerisi zehir gibi benzin kokan, külüstür otobüs tam 1,5 saatte varır Kuşadası’na. Günlerdir, bir lokma yemek geçmemiştir boğazından açlıktan nefesinin koktuğunu kendisi bile hissetmeye başlamıştır, bir lokantaya girer ve bir çorba söyler garsona.. Çorbayı beklerden bir de ne görsün serseri kılıklı bir adamın elinde; kapaklı sepeti… İşgal dönemi olduğundan sokaklarda adım başına zaptiyeler gezmektedir. Yemeği bırakır, adamın peşine düşer. İki sokak sonra zaptiyeleri görünce, yapışır adamın elindeki sepete;

- “ Zaptiye efendi bu sepet benim…Bu sepet benim” diye, abartılı bir şekilde bağırmaya başlar.

Sepet benim diyen adam da, Sabiha Hanım da karakola götürülür. Sonunda sepet, koynundaki anahtarı çıkarıp sepetin kilidini açınca…İçindeki bir..bir.. sayınca Sabiha Hanıma teslim edilir.. Bu olay, aylardır kabus üstüne kabus yaşayan Sabiha Hanımın son 5-6 aylık hayatında yaşadığı tek sevindirici olay olur.. Buruk bir mutlulukla hala kalkmayan Aydın otobüsüne biner, karnını bile doyuramadan yoluna devam eder…

Sabiha, Yıllar önce çeyizleri ile ayrıldığı evine, elinde bir kapaklı sepetle, ama anılardan yıllarca silinmeyecek acı bir yaşam sayfası ile dönmektedir artık… Evinin kapısını çaldığında kapıyı biricik annesi açmış, önce şaşırmış sonra kızının anlattıklarını dinledikçe hayretler içinde günlerce ağlamıştır, kızının kaderine; Babası ise acılarını içine gömmüş, kahrolsa bile renk vermemiştir.. Ama olayları dinledikten sonra; “Kızım.. “ diye sarılıp, dakikalarca göğsüne bastırması… Acısının ne denli büyük olduğunu anlatmış.. Bunu da sadece kızı anlamıştır…

Güzeller güzeli Sabiha.. Hüsnü Efendinin anıları ile artık hayatımın geri kalanını yaşarım ben demiş ama.. Hiç de öyle olmamış.. Daha Aydın’a dönüşünün üzerinden bir yıl bile geçmeden, bir falcının sözlerini kader sanmış ve yeniden evlenmiş, 4’ü kız olmak üzere 5 çocuk doğurmuştur. Hayatının çok uzun bir dönemini Söke’de, derenin kenarındaki 2 odalı kira evinin bahçesinde çivit boyalı gaz tenekelerinin içinde renk renk ortancalar, fazla dayansın diye odasına domatese saplayıp da koyduğu mis kokulu ful çiçekleri, dökülenlerini çam pürçeklerine salkım salkım dizdiği yaseminler, koskoca gaz tenekesinin bütün bedenini kaplayacak kadar çoşkulu maviş çiçekleri ile… doğurduğu 5 çocuğunu yetiştirmekle geçirmiş, son 15 yılını da Karşıyaka’da yaşamıştır.

1980 yılında Karşıyaka’da vefat eden Sabiha Hanımın ölümünün üzerinden 29 yıl geçmesine rağmen, Dostları .. Çocukları.. Torunlarının; O’nu hiç unutmadıkları, Her iyi ve güzel harekette… Vefalı her davranışta… Yaptıkları yemeklerde… Reçellerde… Ve radyoda..televizyonda..” Sen sanki baharın gülüsün” şarkısının her çalınışında…. O’nu andıklarının belki de tek tanığı bu satırların yazarı olan ben Erdal ÖNAL’ım..

ÇÜNKÜ; Sabiha hanım, benim ANNEANNEM…

.








































Karşıyaka Çarşı girişinin, 1910'lu yılların başından bir fotoğrafı, görülen yer de büyük olasılıkla DEDE LOKANTASI


Erdal ÖNAL - 2009 - KARŞIYAKA

2 yorum:

karsiyakalisesi dedi ki...

Sevgili Erdal Ağabeyciğim...
Her zamanki gibi Tek kelimeyle mükemmel... Sizin anlatımınızla da soluksuz okunan tarihi bir öykü olmuş.İşgal yılları ve öncesindeki Karşıyakadaki "Dede Lokantası" nı bilmiyordum. Ellerine ve emeğine sağlık. Sabiha Hanıma da Allahtan rahmet...Toprağı bol olsun, nur içinde yatsın.
Vehbim

Erdal Önal dedi ki...

Abim, eline ağzına sağlık, gözlerim yaşarmış bir şekilde yazmaya çalışıyorum. Nerden nereye, okumaya başladığımda sonunun ne olacağını heyecanla bekledim. İyiki varsın, iyiki yazıyorsun. Kaleminden bal damlıyor...

Serhat Abraz